Anarşizm Topyekûn Kurtuluş Yoludur

İlker Sancak

 

BİZİM ANARŞİZM ANLAYIŞIMIZ NEDİR ?

 

Anarşizm, erkeğin egemenliğine karşı kadının kurtuluşu; toplumun yargısına karşı bireyin özgürlüğü; ana akım politikanın zulmüne karşı toplumun kurtuluşu; insanın türcü egemenliğine karşı hayvanın özgürleştirilmesi; sermayenin acımasız açlığına karşı emekçilerin sınıf mücadelesi; dar beyinlerin ve sevgiden acizlerin yobazlığına karşı queerin varlık mücadelesi; tekno-endüstriyel sömürüye karşı yeryüzünün direnişi; popüler, instagram bağımlısı tüketim toplumuna karşı alt ve karşıt-kültürlerin hayat buluşu; çok olanın, egemen doğanların, şivesi ve aksanı olmayanların şerrine karşı azınlıkların, yerlilerin ve sömürü altındaki ulusların dekolonizasyonu; zihnen ve bedenen ‘kusursuz’ sayılanların aptallığına karşı engellilerin, kiloluların ve ‘çirkin’, ve ‘ucube’ olanın var oluşu; globalleşmeye ve metropolleşmeye karşı yerellerin ve taşraların savaşı; paranın hükmüne karşı yoksulların kardeşliğinin; nefrete karşı aşkın ve dostluğun; mahalle baskısına karşılık hür bireyin, özgür düşüncenin, özgür aşkın ve ‘özgür ailelerin’; muhafazakarlığa karşı aydınlığın, faşizme karşı ezilenlerin, yabancıların ve göçmenlerin topyekûn kurtuluşudur. Kısacası her bir zulme, baskıya, ayrımcılığa ve nefrete karşı durmaktır anarşi. Anarşi, her türden otoriteye karşı, anti-otoriter fikirlerin grup seksidir.

 

Anarşi, içinde ‘tali olan ve tabi olan’ mücadele sınıflandırması barındırmaz. Hayatın kendisi kadar renkli, kompleks ve çok boyutludur. Her bir birey; sınıfına, kimliğine, kültürüne, cinsiyetine, cinsel eğilimine, eğitimine ve içinde yaşadığı, doğduğu, büyüdüğü toplumuna göre farklı farklı değerler ve yargılar taşır. Dolayısıyla otorite, tahakküm ve ‘efendi’, tek değil, pek çok formdadır. Anarşi, bu pek çok formu birbirinden ayırmaz, birini bir diğerinden üstün görmez, öncü saymaz. Her anarşist bilir ki, ister politik, ister kültürel isterse de ekonomik olsun, gittikçe vahşileşen vahşileştikçe azan, emperyalizm ve onun ‘ulus devlet’ ve kolonyalist arzuları yenilmeden tüm yerküreyi ham madde ve pazar olarak gören kapitalizm yenilemez. İster liberal, ister devletçi isterse de merkantilist olsun, yerel, ulusal ya da küresel her bir formundaki kapitalizmin yenilgisi, patriarkanın yenilgisiyle iç içe geçmiştir. Yerliler, azınlıklar ve sömürge uluslar kurtulmadan, emekçiler kurtulamaz; ve hayvanın ve doğanın özgür olmadığı bir dünyada küresel piyasa düzeni son bulamaz. Kurtuluş, heteroseksizmi yok etmeyi de kapsamıyorsa kurtuluş değildir ve karşı-kültür, ana akım olanla eş değer görülmüyorsa orada özgürlükten bahsedilemez.

 

Bu gerçekler, anarşinin ve onun düşünce ekollerinin kolektif felsefesi, anarşizmin varoluşsal gerçekleridir. Anarşi, merkezden kanada değin bütün solun, öncü ve tali mücadele sınıflandırmasıyla değil, kendisinin ‘siyahla beyaz kadar net’ çeşitli ilkelerinin rehberiyle yaşar. Bu bakımdan, toplumun ve coğrafyanın gerçekliğini reddetmeksizin, beyaz Türk algısına ve Türk solunun pürifikasyon korkaklığına düşmeksizin, bunları (coğrafyanın ve toplumun gerçeklerini) da yanında gören ama en çok kendi yoluna bakan bir anarşist alternatifin peşinde koşulmalı.

 

NEDEN EFENDİSİZLİK

 

Efendilerin geçen yüz yılda insanlığa yaşattığı iki büyük dünya savaşı ve dünya egemenlerinin galip geldikleri Soğuk Savaş’ın ardından, artık giderek küreselleşen, güçlenen; politik, ekonomik, askeri ve toplumsal kontrol anlamında zirvesini gören, zorlu bir küresel emperyalist, tekno-endüstriyel kapitalist sistemle karşı karşıyayız. Bütün bir insanlık, yeryüzü ve tüm diğer canlılar, IMF’nin, Dünya Bankası’nın, Dünya Ticaret Örgütü’nün, ABD, Birleşik Krallık ve Rusya başta olmak üzere BM Güvenlik Konseyi üyesi devletlerin, AB ve ŞİT gibi supranasyonal örgütlerin ve Apple, Starbucks, Frito Lay, McDonald’s, Google, Monsantro, Unilever, Levi’s gibi bir avuç çok uluslu şirketin egemenliği altında yaşıyor. Ulusal devletler, rejimleri ister ABD gibi çoğulcu demokrasi, ister Avrupa ülkeleri gibi parlamenter monarşi, ister otoriter cumhuriyet isterse de sosyalist tek parti ülkesi olduğu fark etmeksizin bu düzene biat, hizmet ve korumacılık ediyor.

 

Dünyanın bütün halkları, bu düzenin üreticisi ve tüketicisi olan köleler konumuna gelmiştir. İnsanlığın, aynı marka telefonları kullanan, aynı markaları giyinen, aynı yiyecekleri tüketen, aynı kültürü yaşayan, aynı şeylere gülen, üzülen, aynı şeyleri izleyen koca bir aptal yığını olması uğruna sistem, bireyi, mal edici bütün imkanlar önüne serilen, kitle iletişim araçlarıyla beynine (televizyon, internet, sosyal medya, gazete, dergi, kabartmalı billboardlar, renkli sokak ekranları ve toplu taşıma tvleri) sokulan reklamların, markaların esaretinde yaşayan, prangası sosyal medya hesapları olan büyük bir tüketim toplumu kölesi haline getirmiştir.

 

Halklar, güçlü devletlerin zulümleri altında inliyor. Milyarlarca emekçi, ilahı para olan kapitalizmin çarkları altında, farkında olarak yada olmayarak, isteyerek veya istemeyerek her türlü haktan mahrum, bilinçten ve örgütlülükten yoksun bir şekilde inim inim inliyor. Kadınlar ve gençler, hor görüldükleri, aşağılandıkları bu erkeklerin dünyasında birer tüketici ve tüketim objesi olarak görülüyor. Patriarka, erkeği de boş geçmiyor, aile babası olamayan, cinsel ‘iktidarı’ olmayan, askerliğini (erkekliğini) yerine getiremeyen ‘yarım adam’ı da kültürünün altında eziyor. Bütün bir doğa, yok olma pahasına, efendilerin ağır sömürüsü altında harcanıyor. Hayvanlar, efendilerin sofralarına, zevklerine, ilaçlarına, arzularına yönelik köleleştirilmiş birer meta olarak görülüyor.

 

İstisnasız herkes, biat etmeye, yalan demokrasilerde oy vermeye, ama en çok tüketmeye ve itaat etmeye kodlanıyor. Eğitim sistemi çocukların beyinlerini asimile etmek için kullanılan bir silah, refah sistemi; işçileri, işsizleri ve emeklileri uyutmak için var olan ağza bir parmak bal çalma eylemi. Polisler, basın ve yargı, sistemin koruyucu azizleri, kalıba uymayan bütün alt-kimlikler, yerliler, azınlıklar, asiler, sisteme muhalifler, ‘ucubeler’ ve heteroseksüel kimliğin dışında kalanlar ise canavarın karşısında ya bir angarya ya da sindirilmiş, uysallaştırılmış birer müşteri topluluğu. Bütün dünya, yalanlar illüzyonunda yaşayan, görünmez zincirlerle bağlı kölelerle çevrili koca bir hapishane…

 

Dünya, tek bir mücadeleye sahne oluyor: Bütün bu sömürülere karşı, efendisizliğin felsefesi olan anarşizmin mücadelesi.

 

NE YAPMALIYIZ ?

 

Bizler, hem küreselleşmenin, emperyalizmin ve kapitalizmin sömürüsü altında olan, hem de Orta Doğulu, otoriter, muhafazakar ve kemalist bir cehennem olan bu coğrafyanın anarşistleri de bu mücadelenin bir parçasıyız. Bizler, hem dünyanın küresel sorunlarına ortak, hem de kendi içinde yaşadığımız bu bok düzeninin kendine nazır sorunlarına (kemalist milliyetçi diktatoryanın başlatıp, islamcıların sürdürdüğü politik temsiliyet, Kürt ulusal meselesi, kadınların yaşadığı problemler ve patriarka, uyuşmuş emekçilerin, gençlerin, lümpenlerin, çocukların, emeklilerin ve bu bok çukurunda eziyet gören etno-dini azınlıkların, LGBT bireylerin her türlü kabile-aşiret sıçıntıları, gerici-feodal baskı altında hür kalmaya çalışan bireylerin sorunları vb) maruz kalıyoruz. Kuşkusuz içinde bulunduğumuz bu İslamcı muhafazakar, milliyetçi toplum, onun devleti ve bu kemalist yanlış cumhuriyetin yarattığı sorunlar, yaşadığımız bütün diğer her şeyden çok daha gerçektir.

 

Asosyal sorunlarına kapılıp ‘sosyal çevre peşinde koşan’, uzatmalı ergenlik isyanını ısrarla sürdüren, ortamcı, rotasını şaşırmış, yolu yanlışlıkla anarşiye sarmış, kafası karışık, üzgün solcu, küskün kemalist, maceracı beyaz Türk genci bir takım kimseleri saymazsak, yaşadığı toplumun, dünyanın ve şahsının gerçeklerini ve problemlerini göz önüne alıp, analiz ve stratejilerle hareket etmeyen bir anarşist veya bir anarşi yoktur. Kuşkusuz, ‘Türkiye’deki ve İstanbul’daki Anarşi’ bir takım internet memleri yayınlamaktan, ömrünü sosyal medyada tüketmekten, içlendikleri eski faşist yoldaşlarına küfür eden Anadolu sağcılığı/solculuğu hikayeleri yazmaktan ve beş para etmeyen otobiyografileri satmaktan çok daha fazla bir şeydir. Götü yukarıdan uçuranların çılgın müzikleri, outlaw hikayeleri ve ‘amazing’ blog yazılarının dışında kalan gerçek hayat anarşistleri için bugünkü durum, distopyanın kendisidir.

 

Sistem, çok güçlü. Temelinde bok olan bu ülke, onun devleti, devletin iktidarı ve iktidarı elinde tutan otoriter kimse çok güçlü. Markalar, zenginler, islamcısıyla, kemalist laiğiyle sermayedar patronlar, ‘mahalle baskısı’, toplum değerleri, örf ve adetler dedikleri yazılı olmayan salak yasalar çok güçlü. Öyle ki, efendi sistemleri içinde dahi bundan kötüsü var mıdır bilmek çok güç. Bütün bu sorunlarımızın tek sebebi (yahut yalın anlamıyla tek sebebi) doğal olarak sadece ‘devletin varlığı’ ya da kapitalizmin yarattığı sorunlar değil, fakat bu boktan devletin rengi ve bu geriden yürüyen toplumun ‘kabuğu’dur da aynı zamanda. Burada, yaşadığımız coğrafyaya özgü iki özel (ve gerçek) durumdan söz etmeden yapılacak tüm analizler, tespitler ve girişilecek bütün tartışmalar, suya yazı yazmak kadar boş ve gereksiz olur.

 

İlki, bugün yaşadığımız coğrafyamız, batılı anlamda bir burjuva demokrasisine (barajsız, yasaksız temsili demokrasi) ya da batılı bir burjuva soluna dahi (Avrupa sosyal demokrasisi, Amerikan sosyal liberalizmi) sahip değildir. Bu burjuva demokrasisinin dahi eksik olması, çok acıdır ki bugünkü halimizin çok çeşitli sebeplerinden bir tanesidir.

 

İkinci olarak, toplumun kronik sorunlarının (Kürt, azınlık, kadın, emek, doğa, hayvan) çözümüne parlamenterist bir çözüm perspektifi sunan, Kürt özgürlük hareketi, marksist ve sol liberal ittifakının ‘radikal demokrasi’ teklifi dahi, Türk milliyetçiliği, muhafazakarlık, İslamcılık ve cahil kitlelerin orta yolculuğu altında can çekişmektedir. Yani her şeyden önce bu ülkede, egemenlerin kendi sistemlerinin bile eksikliği olduğu gerçeği söz konusu.

 

Anarşistler, (ütopik püristler yahut blog yazarları olmanın ötesindeki anarşistler) yaşadıkları çevrenin gerçekliğini reddetmezler. Yukarıda saydığımız gerçekleri (burjuva demokrasisinin, burjuva solunun ve radikal demokrasinin yokluğu), bırakın anarşist bir sosyal devrimi, marksist bir sosyalist devrimin ve hatta sol güçlerin parlamenterist kongrelerinin ve/veya ‘birleşik cephe’ taktiğinin dahi hayal olduğu gerçeğini bize apaçık göstermektedir.

 

Bu iki değerlendirme kapsamında bizler öncelikle:

 

1) Anarşistlerin, her türlü sıfattan, ekolden, strateji ve taktikten gelen her bir anarşist örgütün, grubun, ağın, kolektifin, yapının, çevrenin ve bireyin, ‘efendisizlik (anarşi) ve anti otoriterlik’ müşterekleri etrafında koordine olmaları, bir araya gelmeleri, merkezi olmayan otonomlar federasyonları şeklinde örgütlenmeleri ve bu örgütlenmelerle eş zamanlı, ‘seksiyonlar arası’ teori çalışmaları yapmaları ve aynı zamanda kadının kurtuluşunu ve özgürlüğünü; doğanın ve hayvanın savunusunu benimseyen; milliyetçi, ırkçı, yabancı düşmanı, göçmen karşıtı faşist güçlerle mücadele eden; homo/trans/bifobi karşıtı; bilimsel, sanatsal, kültürel ve sportif faaliyetlerde bulunan; ve hayatın akışına karışan, sokak etkinliklerini merkeze alan, taktiksel ve stratejik gerçek hayat örgütlemeleri (takas, zaman, hediye pazarları, kütüphaneler, okuma grupları, eğitim toplulukları, hobi ve aktivite birlikleri, dayanışma ağları, çeşitli mesleki kolektif, iş yeri sendikal grupları, sinema, tiyatro otonomları, arkadaş çevreleri vb) kurmaları gerektiğini düşünüyoruz.

 

Birlik, sosyal ortamda ‘yolunu bulmaya’ çalışan kimselerden olmayan, esaretin baskısını bireysel ve toplumsal yaşamının her alanında iliklerine kadar hisseden her bir anarşist için, sıfatı (bireyci, komünist, egoist, sendikalist, ilkelci, punk, kolektivist, feminist vs) ve hedefi (sosyal devrim, kültürel otonomi, toplumsal evrim, geçici otonomi, bireysel kurtuluş, heteronormativitenin yok edilmesi vs) ne olursa olsun, hayatidir. Anarşistlerin, birbirlerinin farklılıklarına, düşünsel ayrılıklarına, toplumsal amaçlarına, ekonomik ve politik farklı tasavvurlarına, yöntemde ve eylemdeki farklılıklarına saygı göstererek, anarşi ortak yarışında bir araya gelebilmelerinin önemi, bu felsefe ekollerinin bir hayalden çıkıp gerçek hayata temas edebilmelerinin ve somutlaşabilmelerinin tek yolu olmasından gelir.

 

Birlik, enformal ve formal anlamda, farklı anarşist toplulukların ve bireylerin, ideolojik, pratik, taktiksel, stratejik ve apolitik yaşamsal alanlarda, birbirlerinin özelliklerine tam saygı duyarak ve her bir bireye eşit haklar tanıyarak federatif yapılar oluşturma aşamasıdır.

 

2) Bu aşamanın ardından, formal ve enformal koşullar içerisinde kendi varlığını edinen anarşistlerin; bir sonraki adımda, coğrafyanın ve toplumun gerçeklerini analiz eden ve reel politiğe uygun bir perspektifte ‘ikincil mücadelesi’nin bulunduğunu düşünüyoruz.

 

İçinde bulunduğumuz toplumu bok çukuruna ve nefret yuvasına dönüştüren, cahil kalabalığı ve onun kendinden cahil kibrini azınlık bireylerin boynuna pranga eden; insanları, insan evladı bireyler olarak değil, şucu, bucu, şundan, bundan olarak gören, vergisini veren, “övünen, çalışan, güvenen”, bir şeylerle anlamsızca ‘ne mutlu olan’, bireyleri vatanın milletin kölesi ve fedaisi kalabalıkların bir parçası yapan bütün güçlere karşı, bunun alternatifi olan ancak; anarşist olmayan, bütün ‘çoğulcu demokratik’ alternatif güçlerle karşılıklı fayda ilişkileri çerçevesinde de ilişkilerin kurulması gerektiğini düşünüyoruz.

 

Coğrafyamızdaki sistemin sorumluları olan:

 

  1. a) başta orta çağ karanlığının modern temsilcileri olan barbar, yobaz ve cühela İslamistler olmak üzere; güzel olan her şeye düşmanlık eden, kendi elde edemediği aşk, sevgi, dayanışma, sevişme, canının istediği gibi eyleme, giyinme vb davranışları yok etmeye çalışan zavallı, kıskanç ve iğrenç muhafazakarlığa; Yeni Osmanlıcılığın ve yobazlığın, gizli monarşistliğin fikir kanalizasyonu gelenekçiliğe ve kitlesel cehaletin ve gericiliğin nifakı olan apolitik, gayri aklî orta yolculuğa;

 

  1. b) bu yanlış cumhuriyetin kurucu gücü olan, toprağın yerlileri Ermenileri, Rumları ve Asuri Nasturi Süryanileri soykırımlar, tecirler ve mübadelelerle yok eden, kalanları da pogromlarla ve asimilasyonlarla ‘ıslah’ edip kuşatan; Dersim, Zilan ve Şeyh Sait ayaklanmalarının katliamlarının faili, Arapların, Lazların, Arnavutların, Yahudilerin, Slavların, Kafkaslıların ve Levantenlerin sömürgecisi; Kürdistan’ın, Batı Hayastan’ın, Ararat’ın, Lazistan’ın, İyonya’nın, Trakyanın, Karadeniz-Pontusun, Hatay’ın, Kuzey Kıbrıs’ın işgalcileri; zamanında tokatını yedikleri batıya biat eden ve neticesinde ona entegre olmaya çalışan Hasta Adam’ın en aşağılık evladı olan İttihatın adi piçi; batılılaşmayı, onun gibi gözükmek sanan, anti-klerik jakobenlere tapmak olarak gören ve onları taklit etmek olarak algılayan, götünden tarih uydurarak var olmaya çalışan, millet olmayı katliamdan ve kelime uydurmaktan mütevellit sanan, ‘uygar’ diye şovenist kelimeler türetince ‘medeni’ olduğunu zanneden, yersiz-yurtsuz-onursuz sürgünlerin aşağılık komplekslerinin ürünü; başta kendi Türk ulusu olmak üzere bütün Anadolu uluslarının zalimi, katili ve utancı barbar kemalistlere ve onların devletçi düzenine karşı, her türlü çoğulcu radikal demokrasi mücadelesini desteklemek gerektiğini düşünüyoruz.

 

Bu zorba kesimlerin toplumda yarattıkları cehalet kuşatması, korku ve nefret durumuna bir nebze alternatif olabilecek her somut pratik, anarşistlerce desteklenmelidir. İslamcı, muhafazakar, gelenekçi ve orta yolcu cümbüşü mevcut iktidarı; onun şovenist, romantik-faşist, anti-klerikal laikçi, Kemalist ‘ana muhalefetini; ve iktidarın ittifak ortağı olan, etnik Türk milliyetçisi, ırkçı, muhafazakar yancısı ülkücü yığını ‘minik muhalefet’ini; ve dahası bütün bunların parlamento dışındaki minik klonları olan Erbakancı, Perinçekçi, Alperenci komedyenleri; toplumsal ve politik sahnenin dışına itebilecek bütün parlamenter ve parlamento dışı, demokratik, çoğulcu güçlerle ve sivil toplumcu kitle örgütleriyle stratejik müttefiklikler yapılması ve bu toplumsal kabuğun kırılıp daha ‘nispi’ temsili(!) demokratik şartlar oluşuncaya dek batıcı liberalinden, AB’ci sosyal demokratına dek bu güçlere ‘koşullu’ desteğin sunulması gerektiğini düşünüyoruz.

 

Burada esas olan, birinci (1) maddede belirttiğimiz gibi; birincil görevi olarak; anarşistlerin, formal federatif otonomlar şeklinde koordinasyonunu gerçekleştirip, teoride ve pratikte kendi varlığını sağlamış ve sisteme alternatif gerçekliğini ve mücadelesini hayata geçirmiş olmasıdır.

 

Özetle tezimiz, kendi birincil yolunu çizmiş olan anarşinin,; zihnen ve siyasal olarak geri kalmış bu coğrafyada, ikincil olarak bu geri kalmışlığa alternatif ‘basit’ (ve sahte) olan ama bir adım dahi olsa sosyolojik entelektüel durumu ileriye taşıyabilecek her adımı desteklemesi gerektiği tezidir. Burada kırmızı çizgi, formal anarşinin, dünya tarihinden deneyimlediği kendi ilkeleridir. Bizler çok iyi biliyoruz ki temsili demokrasiler bir aldatmacadır ve tek ve gerçek kurtuluş anarşidir. Anarşi, kokuşmuş sisteme karşı mücadelesinde, kendinden olmayan güçlerle ortak bir platformda hareket ederken, kendi sentezi ve federatif çizgisini, her şeyden önde tutmalıdır.

 

Mühim olan, bu adımın, pragmatist bir eylem olduğunu her daim hatırlamak, ve bunun, mevcut durumu iyileştirip, ana amacımız olan anarşi yolunda bizlere katkı yapmaktan ibaret olduğunu unutmamaktır. Bu önerge, anarşistleri, aşağılık birer reformist olmaya çağırmak değil, coğrafyamızın aşağılık organik yapısının bu aşağılık reformistlerden bile daha kötü olduğunun saptanmasıdır. Bu noktada unutulmaması gereken örnek, 40 yılı aşkın politik, askeri ve en önemlisi ‘toplumsal’ gerçekliği, gücü ve yeterliliği olan Kürt Özgürlük Hareketinin ve asırdan yaşlı Marksist geleneğin geliştirdiği ortak politikalarının bile, AKP-CHP-MHP şeytan üçgeni ve bu ülkenin absürtlükleri, KHK’ları vsleri karşısında, zemine tutunmaya, hayatta kalmaya çalıştığı gerçeğidir.

 

3) üçüncü adım, anarşiyi fiziken var edecek olan; biriktirdiği mücadele deneyimleri, pratik kazanımlar, propaganda ve yaptırım gücü çerçevesinde elde ettiği politik güç, gerçek hayata geçirdiği somut ve soyut tüm pratikler, örgütlenmeler ve kazanılan yerellikler çerçevesinde, evrimin devamcısı sosyal devrimin bir ön koşulu olarak, toplumun sosyalizasyonu ve dönüşümü adına, mevcut sistem-iktidar ilişkilerini sarsıcı ve devrimci atmosferi yaratıcı her türlü ön dalganın desteklenmesidir.

 

İkinci (2) maddede önerdiğimiz, mevcut genel gerici-sağcı ve kemalist kuşatmaya alternatif olarak, burjuva demokrasilerinin hayatta yer edinmesi ve bu edinimdeki, oluşan artçı düzene aktarılan radikal değişim öznelerinin, bir sonraki adımı olarak, marksist, sosyalist, radikal özgürlükçü tüm devrimci sol güçlerle yapılacak bir sol birliğin, eşitlik ilkesine sadık bir ‘birleşik cephenin’ gerçekleştirilmesine katkı sağlanması adımıdır. Toplumun ilk kabuğunun kırılması aşamasında (radikal sistem-içi dönüşüm veya reform) aktif rol üstlenen anarşi, hiç kuşkusuz, islamcı, milliyetçi ve kemalist yükün çözülüp atıldığı bir toplumda çok daha rahat hareket edecektir.

 

Tarihten yapacağımız örneklem, kendi içinde hem olumlu hem de olumsuz deneyimleri barındırmış olan, İki Savaş Arası (1919-39) dönem Avrupa anarşistleridir. Bu dönemde anarşistler, formal çeşitli sentezci, platformist ve sendikalist örneklerle, İberya, Fransa, Helvetya, Benelux, Almanya ve İtalya’da pek çok başarı elde etmiştir. Eski yapıların hızla yıkıldığı, Büyük Savaş’ın genel arenayı büyük bir yıkıma ve Büyük Buhran’a sürüklediği bu yıllarda, Anarşistler, doğru stratejilerle ve taktiklerle çok büyük kazanımlar (ve nihayetinde çok büyük hatalar neticesinde gelişen yenilgiler) deneyimlemiştir. Önemli olan, dengeyi çözümleyebilmektir.

 

Tarihin bu döneminde Bolşevik Devrimi’nin Rusya’daki ilüzyonist (ve sonraları yolunu kaybeden) başarısı, Avrupa Sosyal Demokrasilerinin seçim başarıları ve özel olarak, toplumcu ve bireyci anarşistlerin örgütlü tutumları sonucu oluşan sosyalizasyon ve genel solun yükselişi bu dönemin dönüşümünün başat aktörleridir. Bu dönemin yarattığı ekonomik, politik, sosyolojik sorunları ve ardılı gelişen faşizmin yükselişi, marksistlerin ve sosyal demokratların (ve hatta solcu cumhuriyetçilerin ve liberallerin) ortak korkuları, anarşizme o gün, hem iyiyi hem de felaketini yaratan bir yeni strateji sunmuştur: Halk Cephesi (Popçular front) ve Birleşik Cephe (United front).

 

Halk Cephesi (veya halkçı cephe) taktiği, ilk kez bolşevik-Marksistler tarafından ortaya atılan, kendilerine (3. Enternasyonal) bağlı komünist partilerle, leninist olmayan devrimci marksistlerin (Sol komünistler, Lüksemburgistler), reformcuların (Sosyal Demokratlar, Sosyalist Partiler, İşçi partileri), diğer sol partiler (radikalistler, tarımcılar, köylü-çiftçi partileri, popülistler, sol ulusal kurtuluşçular vs), yükselen faşizme karşı olabileceklerin (solcu cumhuriyetçiler, sol liberaller vs) ile anarşistlerin ortak mücadele platformunda bir araya gelmesini ön görüyordu. Daha sonra bunun daha ‘solcu’ bir alternatifi olan ve aşağı yukarı aynı kompozisyonu barındıran Birleşik Cephe taktiği ortaya çıkmıştır.

 

Bu taktikler, kendi konjonktürün kendi öz şartlarında oluşmuş taktikler olup, İki savaş arası dönemin ekstrem şartları altında (İtalya’da, Almanya’da faşizmin iktidarı ele geçirmesi, otoriter ve totaliter eğilimli milliyetçi güçlerin Türkiye’den Portekiz’e, Malta’dan İskoçya’ya değin risk oluşturması vb) gelişmiştir.

 

Fransa’da parlamenteristlere seçim kazandıran, Almanya ve İtalya’da (ve bu üçünün kültürel periferisinde bulunan Benelux ve Helvetya’da) faşizme karşı direnişi koordine eden, İspanya’da başlı başına faşizmle göğüs göğse çarpışan bu taktiktir. (Taktik, Marksistlerin kronikleşen otorite açlığı, düzenin yamacısı sosyal demokratların korkaklığı ve yancısı solcu liberal ve cumhuriyetçilerin ihanetleri sonucu başarısız olmuş, sosyal devrimler yenilmiş ve faşizm, zaferini; ulusların imhasına yol açan 2. Dünya Savaşı’na ve ardılı Emperyalizmin Amerikan ve Rus-Sovyet düellosu olan Soğuk savaşa evirmiştir.)

 

Bizler, burada kısaca değinilen (ama aslında bir büyük çalışma ile yeterince değerlendirilebilecek olan) bu gerçekler eşliğinde, tarihin bize miras bıraktığı bütün deneyimleri göz önünde bulunduran, bununla birlikte güncel mücadele pratiklerini de hesaba katarak (Chipas Devrimi, Rojava Devrimi, Anti globalleşme eylemleri, Kürt Özgürlük Hareketi vb) anarşistlerin, anarşist olmayan, ama çeşitli tonlarda ve etkilerde devrimci olan, Marksist, Demokratik Konfederalist vb devrimci güçlerle, eleştirel, karşılıklı fayda ve eşitlik temeline dayalı, ilkesel ve adil, Birleşik Cephe faaliyetlerinde bulunmasının, genel anarşist mücadeleye katkı yapacağını düşünüyoruz.

 

Burada da aslolan, anarşinin masaya, kendi özgücü, öz yapısı ve kendi iradesiyle oturuyor olmasıdır. İlkesel olarak, yukarıda bahsi geçen örneklerin hiçbiri anarşist örnekler değildir ve aynı şekilde hiçbiri, dünya görüşümüzü ve arzularımızı taşımamaktadır. Fakat yine aynı şekilde unutmamalıyız ki gerek Zapatistler, gerekse de Rojava (ve Soğuk Savaş sonrası enkazın altından canlı kurtulan devrimci marksistler), küresel emperyalist kapitalist düzenin ve onun normlarının da bir parçası değildir.

 

Ayrıca bu örnekler, çeşitli ekstrem durumların (Meksika Uyuşturucu kartelleri, IŞİD, mafyalar, çeteler, iç savaşlar, topraksız azınlık yerli toplumlar ve yüz yıllardır süren acımasız sömürü, yağma ve aç gözlü kolonistler) ekseninde ortaya çıkmış, kadın merkezli, sosyalizan, en önemlisi coğrafyasının çağının ilerisinde, kendinin kat ve kat üstünde hasımlarla savaşan, TABANDAN GELEN, gerçek bir halka dayanan, bunun nihayetinde, bizim en saf en nokta atışı entelektüel saptamalarımızın dahi erişemeyeceği ( ya da mevcut koşullar altında ÇÜRÜTEMEYECEĞİ) kadar gerçek toplumsal hareketlerdir.

 

Bizler, bunları, savaşlarını ve kazanımlarını ‘en iyiler’ olarak görmüyoruz, aslolan anarşidir; ama ve lakin bu hareketler, ‘alternatif en iyi’ olan hareketlerdir ve hiç kuşkusuz, bu bok çukuru dünyanın içinde, anarşiden sonra, olabilecek en iyi deneyimlerdir. Bizler, anarşistlerin kendi öz davalarına sadık kalarak, bütün özgürlükçü, devrimci ve radikal bütün sol güçlerle birleşik bir cephe hareketine girişmelerini , anarşist devrimden bir önceki adım olan, ilk sosyal devrim adımı olarak görüyoruz.

 

Neden? Çünkü en cafcaflı kelimeleri de etsek, en güzel cümleleri de kursak, bizler (eğer hayalperest kimseler, kızgın erenler, küskün kemalistler değilsek) yaşadığımız çevrenin gerçeklerinden kaçamayız. Bugün dönüp nerede olduğumuza bakarsak, olduğumuz yerin, hiç bir halta yaramayan bir yer olduğunu görürüz. Bugün, bu bok çukuru coğrafyada en basitinden aç açlığından, tok ise tokluğundan bihaber yaşıyor. Bir ulus, sırf bu faşist ülkeden ayrılmak istiyor diye gün gün katlediliyor, toprağından sürülüyor, diliyle, kültürüyle, zorla konuşturduğu dili konuşurken oluşan aksanıyla dalga geçiliyor. Her hafta, bir azınlık okulunun duvarlarına nefret sloganları yazılıyor, kiliseler, sinagoglar, cemevleri, Şii camileri saldırıya uğruyor, bu kimlikten insanlar, bu bok çukuru adi ve aşağılık faşist ülkenin ruh hastası absürtlükleriyle günlerini tüketiyor, din adamları ve azınlık gazeteciler kahpece sırtından vuruluyor, kafası kesilerek öldürülüyor. Her gün yüzlerce kadın, taciz ve tecavüze maruz kalırken binlercesi fiziksel ve ruhsal şiddet görüyor. Engelliler, yaşlılar hor görülüp, çocuklar istismar ediliyor. Milyonlarca genç aç, işsiz ve geleceksiz bir şekilde sürünüyor. İnsanlar, bir adamın ve sadık fedailerinin keyfince muamele görüyor. Can güvenliği bir yalandan ibaret ve instagramdan başını kaldıran herkes, sadece bir umutsuzluk görüyor.

 

Yaşadığı bu bok çukurunun, onun öğrettiklerinin, kendi yalan dünyasının ve sosyal medyaların sahte sanal dünyasının dışına çıkabilen, az buçuk dünya görmüş her anarşist, bu bok çukurunun ve her birimizin, o güzel ütopyadan önce, en basit en sıradan ve en saçma özgürlüğe ihtiyacımız olduğunu anlar. Keza, bu kadar saçmalık varken, püritan takılmaya çalışmak, ya çok büyük bir adilik, ya azılı bir cahillik ya da en iyi ihtimalle mallık içinde koca bir bok yemektir. Basit bir parlamenter demokrasi, burjuva solu, parlamenteristlerin radikal solu ve hatta sosyalist bir iktidar, bu iğrenç muhafazakar, islamcı, faşist kemalist cehennemden milyon kat daha yaşanabilirdir, ve onların içine sıçamadığı beyinler ve saçmalıklarla kuşatmadığı kalpler, o güzel ütopyamıza çok daha meyillidir.

 

Öte yandan her gerçekçi, aklı selim anarşist bilir ki, hepimiz bir araya gelip varımızla yoğumuzla bu yola baş koyup uğraşsak dahi, bu bok kokan cehennemi değiştirmeye gücümüz -tek başına gücümüz- asla yetmez. Bir araya gelip, kendi tavizsiz mücadelemizi verirken, bu bok çukurunu adım adım temizlemek adına, diğer devrimci güçlerle yapılacak olan mecburi ve geçici birlikteliklere ihtiyaç işte bundandır.

 

Bu sonuç, yarın bir gün değişebilir ve yazı, bu yazıyı yazan benim ve parçası olduğum grubun görüşleri olup, kimseyi bağlar ‘kutsal ayetler’ değildir. Yalnızca bizim konumumuzdur ve yoldaşlık etme arzusu taşıyan bütün anarşistlere kendi fikir beyanımızdır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s